Endosimbiyoz İle İlgili Yeni Bir Gelişme


Yaşam ağacı ökaryot ve prokaryot olmak üzere iki temel hücre tipine ayrılır, ökaryot olanlar hücre çekirdegine sahiplerdir ve genetik bilgilerini kodlayan DNA molekülü bu çekirdegin içinde yer alır. Prokaryotlar da ise çoğunlukla tek hücrelidir ve hücre çekirdekleri yoktur, DNA molekülü hücre içinde serbest haldedir.

Nasa araştırmaları, eğer prokaryot diye adlandırılan iki ilkel, tek hücreli organizma birleşmemiş olsaydı insan gibi üst düzey yaşamsal ürünlerin doğada var olamayacağını gösterdi.

California Üniversitesinden moleküler biyolog James A. Lake 3000 farklı prokaryotik hücreyi karşılaştırarak iki başlıca sınıftan oldukça basit mikroorganizmaların yaklaşık olarak 2.5 milyon yıl önce birleştiğini (fused) gözlemledi. Bu bilgiler ise Nature dergisinin Ağustos 20 online baskısında yer aldı.

Bahsedilen iki hücrenin entagrasyonu yani kaynaşması modeline endosimbiyoz denir, işte bu evrimsel süreç sayesinde fotosentez yolu ile güneş ışığından yararlanabilen oldukça kararlı ve yetenekli organizmalara imkan sağlandı. Bu evrimsel gelişim ise yan ürün (byproduct) olarak oksijen üreten fotosentetik canlılara neden oldu/öncülük etti. Oksijen miktarının artışı ise evrimin hızını etkilemiştir. Çünkü yaşamın belirli bir seviyeye ulaşan oksijen tarafından tetiklenmiş olduğu ortadadır ve bu tetikleme ile insanında içinde olduğu oksijenli solunum yapan canlılar ortaya çıkmıştır.

Daha yüksek yaşamsal temelin bu olay olmadan gerçekleşmeyeceğini söylüyor Lenk, çünkü Dünya atmosferi içinde oksijenin bulunmadığı dönemde yaşayan ve bir araya gelen ilkel prokaryotların gelecek evrimsel süreç için gerçekten önemli organizmalar olduğunu düşünüyor.

Genetik mekanizmlarını ve yapısal organizasyonlarını birleştiren iki organizma prokayotların yeni bir sınıfı olan çift zarlı prokaryotları üretti. Çift zarlı sınıfın üyelerinden evrilen siyano bakteriler yeryüzündeki birincil oksijen üreticileri haline geldi, oksijenle kimyasal yapısı önemli bir oranda değişime uğraya atmosfer yaşam çeşitliliğinin patlamasına neden olarak bitki ve hayvan gibi kompleks canlıları ortaya çıkardı.

Nasa Astrobiyoloji Ensitüsünün (NAI) yöneticisi Carl Picher, bu çalışma organizmaların güneş ışığından nasıl yararlanmayı öğrendiklerini ve sonra dünyadaki en önemli çevresel değişimlerin doğurduğu yararlı etkileri anlama açısından önemli bir gelişme olduğunu vurguladı.

Çeviri Kaynağı: http://www.astronomy.com/asy/default.aspx?c=a&id=8566
Çeviren: Özgür Bilgen

Reklamlar

İnsani İlke ve Teizm

İnsani (antropik) İlke, evrenin sahip olduğu sabitlerin/değerlerin, başlagıç ve gelişim şartlarının onu gözlemleyecek olan varlıkların gözlemlemeyi umdukları şekilde sınırlanması fikrine dayanır.Teistlere göre bu evrensel (antropik) aralıklar evrenin insan için özel olarak yaratıldığının kanıtıdır, bu bağlamda”A şöyle olmasaydı, böyle olurdu” türevi alternatif senaryolar, listeler uzayıp gider.Ancak bazı aralıkların insanın var olmasına netice verecek şekilde olması ortada bir mucize ve tasarım olduğu anlamına gelmez.

Çünkü ,

1.) Antropik uyum durumlarının ortaya çıkması için zaman ve devinim yeterince yaşlıdır ve karbon temelli bir hayatın çıkması için gerekli olan “sınırlar” içinde ortaya çıkabilmişlerdir ve bu bağlamda muhattap olunan belli değerlerin “sonucuna” bakılarak tasarım gibi öznel cıkarımlarda bulunmak hatalıdır. Öyleyse, içinde yaşadığımız evrenin sahip olduğu bazı değerler üzerinde oynayarak yaşama ne kadar imkan tanınır sorusunu irdelemek gerekiyor.Teistlerin sürekli üzerinde durduğu ve evrenin şeklini belirleyen 4 parametre vardır,bunlar elektro manyetik güç, protonun kütlesi, elektronun kütlesi ve kütle çekim kuvvetidir.Victor Stenger bu 4 parametrenin değerlerini evrenimizdeki değerlerin 5 basamak altında, 5 basamak üstünde yani 10 basamaklık bir yelpaze/skala içerisinde rasgele secerek 100 taklit evren için yaşam için zorunlu olan agır elementlere ve uzun zamana imkan veren yıldızların ömür dağılımını inceledi.Bir kaçı az ömürlü çıkarken çoğu yıldız evrimi ve ağır elementlerin nükleosentezi için gereken zamana olan tanıyacak şekilde uzun ömürlü çıktı.

Stenger, Victor J. 1995. The Unconscious Quantum: Metaphysics in Modern Physics and Cosmology. Chapter 8

Ayrıca,şişme gibi populer olan, bir çok yanlışlama testinden başarıyla geçen teoriler beraberlerinde coklu evren teorilerini getirmektedir.Çoklu evren teorileri için kaynayan bir kaptaki kabarcıkları düşünebilirsiniz, evrenimizde işte bu kabarcıklardan birisidir.Belirsizlik ilkesinin tanıdığı imkanla kuantum dalgalanmaları surekli ve sebesizce oluşabileceği için bu dalgalanmaların meydana getirdiği evrenlerin birçoğu daha doğmadan kendi ustune çökecektir.Yine bir çoğuda yıldız ve gezegenlerin oluşumuna imkan sağlayacak ,ancak maddi gelişim sağlamayacaktır. Fakat kuantum dalgalanmaları sonsuzca gerçekleştiği için sonunda bu dalgalanmalardan birinin içinde yaşadığımız evrenin koşullarını oluşacak parametrelere sahip bir patlamayı gerçekleştirmesi mümkündür.İşte evrenimiz böyle bir seçilimin sonucu olarak oluşmuş olması kuvvetle muhtemeldir.

2.) Zayıf Antropik ilkenin gereğince gözlemlediğimiz dünyanın tutarlı ve uyumlu olmasında bir sorun yoktur,çünkü gözlemlediğimiz şeyden başka bir şey bekleyemeyiz.Dolayısıyla, akıllı canlılar evrende bulundukları yerin, kendi varlıkları için gereken koşulları sağladığını gözlemlediklerinde şaşırmamalıdır.Başka bir deyişle, evren neden gördüğümüz gibi sorusunu sormamız için evrenin bizler için uygun olması gerekir, başka türlü olsaydı zaten bunu sormak için biz olmayacaktır.Bu kısmı örneklemek gerekirse:

Kırmızı olan A maddesi 2-30 °C , 5-20 PH gibi bir yelpazede beyaza dönü(şü)yor olsun,şimdi uzun bir zaman dilimi ve geniş bir alan içerisinde A maddesinin “bahsettiğim değerler içerisinde” beyaza döndüğünü görürsek ortada şaşırılacak bir durum olamaz,çünkü gözlemlediğimiz şey ile var olan tutarlıdır.Eğer,gözlemlediğimiz şey ile var olan arasında bir çelişki olursa ortada bir mucizeden bahsedebiliriz, A maddesinin 40 ° , 2 PH da beyaza dönmesi gibi.

Daha basit bir anlatımla , güneşin dünyaya olan mesafesi yaşam için önemli bir değerdedir,buna itirazımız yok çünkü bizlere göre güneş yeterli mesafe de olmasaydı zaten yaşam olmayacaktı.Ancak Güneş Dünyaya çok çok yakın veya çok çok uzak olsaydı ve buna rağmen yaşam gelişseydi işte o zaman bir mucizeden bahsedebilirdik.Bu bağlamda teistlerin işine uyum listeleri değil uyumsuzluk listeleri yarar, ortamın elverişsizliğine, uyumsuzluğuna rağmen ortaya yaşam gibi durum çıksaydı ortada takdir edilecek bir durum olurdu.

3.) Ayrıca, hazırlanan listelerdeki sabitlerin büyük çoğunluğu için doğaustu nedenlere basvurmak gerekmiyor,örneğin evrenin homojenliği, düzlüğü gibi durumlar hassas ayarlanmışlığın kanıtı olarak sunulur.Çünkü klasik bigbnag teorisine göre bu durumların fiziksel bir açıklaması yoktu, ancak artan bilgi birikimi ve ortaya atılan yeni modellerle bu durumlara naturel acıklamalar getirilmiştir.Evrenin daha başlangıcta homojen, izotropik vs olmasının nedeni başlangıctaki bosluk dalgalanmasından hemen sonra başlayan ani ve hızlı şişmedir.Yani balonu şişirdiğimizde üzerindeki kırışıklar nasıl ortadan kalkıyorsa evrenimizde bu mantalite ile kısa bir süre içinde homojen ve izotropik olmuştur.

Teistlerin sevdiği diğer aralık ise evrenin genişleme hızı konusunda, şişme teorisi neden evrenimizin ne çökmeye ne de dağılmaya yol açan kritik bir hızla genişlediğini rahatlıkla açıklar,şöyle ki evrenin genişleme hızı ile evrenin kütle çekim gücü neredeyse birbirine eşittir.Evrenin genişleme hızını ise belirleyen onun yoğunluğudur, bu yüzden iki değer arasında eşitliğin olması beklenen bir durumdur.Yani evrenin genişleme hızını onun yoğunluğu belirleyeceğinden daha baştan kritik bir genişleme hızının olması normal bir durumdur.

Özgür Bilgen

Cinselliğin Evrimi

Hayatta kalmayı başaran canlıların üremesi yaşam için belirleyici ve şart olan çeşitliliğin,dinanmizmin ve sürekliliğin ana motorunu oluşturmaktadır.Evrimsel biyologlar da iktisadi modelleri andıran teoriler ile çok yönlü üreme stratejilerini, seks ayrımının kökenini/nedenini açıklamaya çalışıyor.Bu bağlamda seks genlerin yayılmasını hedefleyen/sağlayan oldukça riskli bir yatırım.Bir yandan soyu sürdürme ümidi ve genetik mirası harmanlama durumu , diğer yandan cinsel hastalıklar,eş aldatmas ve ölüm riski.Ölüm riskide sadece cinsel uygulamalardan değil, çiftleşirken yırtıcılara karşı korunmanın ve en temel durum olanın besin arayışının ihmal edilmesinden de kaynaklanıyor.Ayrıca daha da önemlisi erkekler yavrulayamadıklarına göre cinsel yolla üreyen türler aseksüel üreyen türlere göre yarı yarıya daha verimsiz, bu yüzden seksüel üreme daha fazla maliyet sağlıyor.
Bu yazımda bir çok olumsuzluğa rağmen neden (cinsel) üreme yönünde evrimsel adım gerçekleşti sorusunu irdelemek ve cinselliğin doğurduğu tuhaf sonuclara yer vermek istiyorum.

Doğal seçilim, gelecekle ilgilenmez, uzun vadeye dair hesaplamaların doğal seleksiyonla yapılması mümkün değildir.Eğer bir yapı veya sistem türlerin büyük çoğunluğu tarafından kullanılıyor ise bu kısa süreli avantajlardan değil ortaya çıkan bu sistemin ,yapının bırakılmasının güçlüğünden kaynaklanıyor.Üremede tam olarak bilinmeyen nedenlerden dolayı vazgeçilmez seçilim örneği sergileyerek bir strateji haline gelmiştir, cinselliğin ve üremenin sırlarının ortaya çıkarabilmesi için deniz pireleri gibi hem “seksüel” hemde “aseksüel” gruplara sahip olan canlılar üzerinde daha fazla çalışma yapılması gerektiğini düşünüyorum.Bu şekilde, aynı türün iki farklı grupları arasındaki farklılıklar,aralarında geçen yaşam savaşında birbirlerine attıkları farklar sayesinde neden tek bir yönde canlılığın saplanıp kalındığı konusunda önemli ipuçları ortaya çıkabilir.Takip edebildiğim kadarıyla Deniz perileri üzerinde yapılan çalışmalarda aseksüel grupların negatif/zararlı mutasyonlara uğrama olasılığı daha fazla, bu yüzden uzun vadede daha uyumsuz hale gelebilirler.Şöyle ki, zararlı mutasyonu olan seksüel bir deniz piresi ortalama 2 gamet (üreme hücresi) oluşturursa bunların 1’i hatalı, 1’i hatasız olur.Aseksüel üreyen pireye gelirsek o pirenin gen dizisinde bulunan zararlı mutasyon onun soyundan gelenlerin hepsine geçer.Böylece bir kaç kuşak sonra zararlı Dna’lar her kopyaladığında hatalar artar böylece kendi mutasyonları tarafından canlının yok edilme tehlikesi ortaya çıkmış olur.Yani seksüel üreme ile bozuk bir genin ( mutasyon) yavruya geçmemesi için bir şans yaratılmış oluyor.

Bu nedenle seksüel üreme kötü genlerden kurtulmak için hayatta kalmış veya geliştirilmiş bir strateji olabilir. Bu strateji DNA onarımı kadar olağan bir süreçin şanslı bir sonucu bile olabilir. Örneğin tek hücreli olup eşeysiz üreyen organizmalar zamanla genetik malzemelerini belirli dönemler içinde iki katına çıkarma ve daha sonra onu yeniden ikiye bölme durumuna kavusmus olsalar,bu durum onların yedek genetik malzeme setinden yararlanarak herhangi bir DNA hasarını onarmalarını sağlar.Ayrıca cinselliğin evrimi söz konusu olduğunda açılan çerçevenin içinde parazitler de yer alıyor. DNA’nın transpozon olarak bilinen ‘parazitik uzantıları, kendi kopyalarını hücrenin normal genetik malzemesi içine ekleyerek ürerler. Tek hücreli bir organizma içindeki bir transpozonu düşünün ; öyle bir mutasyona uğruyor ki, bu mutasyon ev sahibi hücrenin, yeniden bölünmeden önce başka hücrelerle birleşmesini sağlıyor. Cinselliğin bu ilkel biçimine aracı olan transpozon, birçok hücre arasında yatay transfer ile olarak yaygınlaşabilir.Sonuçta da, parazitik cinsellik bir populasyonda bir kez ortaya çıktıktan sonra kolayca tutunup (vazgeçilmez) “moda” haline gelebilir.

Özgür Bilgen

Tanrı Değişir Mi ?

Tanrı, tanımlandığı şekliyle sonsuz metafiziksel bir güçtür.Bu bağlamda hiç bir sınıra/limite sahip olamaz, tüm gerçeklikleri ve olanakları kendi içinde taşımalı.

Tanrının tüm gerçekliği ve olanakları bir çok teist filozofun belirttiği gibi değişmez olmalıdır.Çünkü, değişim içinde olan bir varlık kendi özünü koruyamaz. Değişime uğradığı anda niteliklerini, değerlerini, seviyesini, duruşunu kaybeder.Bu bağlamda en gerçek anlamda varlık olarak ele alınan Tanrı hiç bir şekilde değişmez olmalı.

Tanrılığın tescili için zorunlu olan bu durum bir yandan da bazı sorunlar ortaya çıkarır.
Şöyle ki; teistlere göre insan ile tanrı arasında tersinir yani çift yönlü bir ilişki, tepkime söz konusudur.Fakat Tanrı değişmezdir denildiği için karşılıklı görünen ilişki aslında tek yönlüdür. Çünkü, Tanrı değişmez ise hiçbirşeyden etkilenmeyen bir varlık olmalıdır.Bu yüzden ondan kat kat aciz bir varlığın inanma/inanmama, dua/niyaz, iman/inkar gibi davranışlarının, seçimlerinin bir anlamı olmayacaktır onun için.

Değişmez ve maksimum olan bir varlığı tetikleyici, motive edici hiç bir durum olamaz.Çünkü motive edici faktorler sınırlardan, önemseme, isteme gibi eksik duygulardan gelir ve bu arzu edilenden daha fazlasına sahip olmamız için de bizi iteler.Bu yüzden yaratılış gibi bir faliyette veya seçimde bile bulunmak için bir neden göremeyecek olan Tanrının insan gibi aciz bir varlıkla karşılıklı ilişki içerisine girmesi mümkün olamaz.

Diğer sorunlu nokta ise değişmez olan Tanrının niteliklerinin de zorunlu olarak değişmez olmasıdır.Örneğin yaratma faliyeti/fiili , eğer tanrının yaratma sıfatı da değişmez ise yaratılmış olanlar da ezelden gelmeli.Çünkü yaratma fiili için bir başlangıç düşünmek, yaratıcı gücün kullanılmadığı bir anı akla getirecektir. Daha önce kullanılmayan yaratıcı gücün belli bir anda kullanılmaya başlanması ise, mutlak ve değişmez olduğu söylenen yaratıcı güç ile bağdaştırılamayacak bir husustur.

Görüldüğü üzere Tanrıya verilen değişmezlik niteliği de otomatik olarak birtakım problemler ortaya çıkarmaktadır.Tanrıyı yüceltmeyi hedefleyen bu tip nitelikler aslında onu ötelerin ötesinde kitlenmiş, paradoksal bir varlık halinde dönüştürüyor.

Özgür Bilgen

Eşitlik İlkesi Ve Kuran

Eşitlik İlkesi İnsan Hakları beyannamesinde şu şekilde yer alır;

” Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin […] bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir. “

Aynı şekilde, 1982 Anayasasının 10’uncu maddesinde de;

“Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep, ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.”

Şimdi gelelim Kurana,

Kuranda ise yaradılıştaki farklılıklar birer ayrıcalık olarak ifade ediliyor ve eşitsizlik normal bir durum olarak görülüyor.

Enam Suresi, 165 ; Verdikleriyle denemek için sizi yeryüzünün halifeleri kılan ve kiminizi kiminize derecelerle üstün yapan O’dur.

Yani, kiminin zeki, kimin aptal, kiminin güzel , kiminin çirkin olması tamamen Allah’ın iradesi sonucu ortaya çıkmıştır.Aynı şekilde Kuranda pek çok surede de Allah dilediğinin rızkını genişletip dilediğininkini azalttığını (Rum 37), dilediğini doğru yola ilettiğini (Bakara 213) söylemektedir ve Zuhruf Suresi 32. ayette olduğu gibi bir çok ayette de gelir dağılımındaki adaletsizlik Tanrısal yazgıya dönüştürülmektedir.

Ayrıca,köleler Kurana göre aşağı bir sınıfı oluşturan tabakayı temsil etmektedir.

Nahl Suresi, 74 ;
Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile, kendisine verdiğimiz güzel nimetlerden gizlice ve açıkça sarfeden kimseyi misal gösterir: Hiç bunlar eşit olur mu? Övülmeğe layık olan Allah’tır, fakat çoğu bilmezler.

Rum Suresi, 28 ; Allah size kendinizden bir misal vermektedir: size verdiğimiz rızıklardan, emrinizde bulunan kölelerinizin de eşit surette hak sahibi olmalarina razı olur musunuz, ve birbirinizi saydığınız gibi bu ortaklarınızı sayar mısınız ki […] bize ortak koşulmasina razı olasınız?

Kölelik günümüzde tarihe karışmış bir uygulamadır,fakat çağlara hitap ettiği söylenen Kuran kölelik uygulamasını kaldırmamış, insanı mal konumundan insan konumuna getirmemiştir.

İslam dini köle azat etmey teşvik eder ancak kölelik uygulamasını kaldırmayarak eşitlik bakımından önemli boşluklar, ihlaller yaratmıştır.İndiği dönemde kölelik önemli bir iş gücü olsa da geleceğin dünyasına da bir mesaj aktaracağı söylenen Kuranda bu konuda taviz verilmesi normal mi?

Örneğin Kuranda bazı ayetlerde kölelere iyi davranılması gerektiğine dair hükümler de vardır, fakat bunlar köleler lehine değil, köle sahiplerinin yararına olmak üzere koymuştur; sırf köleler, efendilerine karşı başkaldırma gereğini duymasınlar ve iyi hizmet versinler diye! Böylece kölelere, eşitsizlikten doğma durumlara tahammül olasılığını sağlamıştır.

Fakat, insan haysiyetiyle ve kişinin sağlık durumuyla bağdaşmayan kölelik kuruluşunu kökten yok etmemiştir.

Bu konuda Allahın bu durumu yavaş yavaş kaldıracağı veya kaldırdığı söylenir, bu bağlmada köle azat etme gibi hükümler koymus olmasını delil olarak sunarlar.Ancak, Allah köle edinmeyi yasaklamadığı için, köle azatlamanın anlamı olamayacağını hesap edemiyorlar.Yani, köle azat eden bir kimsenin, yeniden köle almasına karşı hiç bir durum yoktur.Ayrıca, Allah arapları bu köle alışkanlığından bir anda kurtacak güçte değil mi ?

Benzer soruları cariyelik uygulaması için sorabiliriz, Kuranda cariye kelimesini karşılamak amacıyla ellerinizin altındakiler, halayıklarınız gibi tuhaf ve aşağılayıcı ifadeler yer alıyor.

Nisa Suresi 24 ; Savaşta tutsak olarak ellerinize geçen cariyeler dışında, evli kadınlarla evlenmeniz haramdır.[Ayrıca bkn : Mearic 29-30]

Cariyelerin arapların cinsel ihtiyaclarını karşılamak üzere bir hak olarak tasvir edildiği açıkca görülmekte, fazla söze gerek yok.

Gelelim eşitlik ilkesinine en önemli vurgusuna, kadın erkek eşitliği.Kuranda yukarda verdiğim yasa konjonktürkeri ile uyuşmayan kadın-erkek ayrımına ,erkeklerin üstünlüğü söylemine sıkça raslanmaktadır. İnsanlığa seslenişler sürekli erkek üzerinden, yaptırımlar erkeğe dayalı. Kurana göre şahitlikte 2 erkek veya 1 erkek 2 kadın olması gerekir. Miras dağıtımlarında ise kardeşlerde erkeğe 2 pay düşerken kadına 1 pay düşmektedir.

Örneğin,

Bakara Suresi, 282 ; Şahitliklerine güvendiğiniz iki erkeği; eğer iki erkek olmazsa, bir erkek ve iki kadını şahit tutun. Bu, onlardan biri unutacak olursa, diğerinin ona hatırlatması içindir.
Nisa Suresi, 34; Erkekler, kadınlardan üstündür, çünkü Allah onları bir çok şeylerde kadınlardan üstün etmiştir.

İslamcılar tarafından sürekli aşağılanan, cahiliye diye tanımlanan devirde kadınlar daha yüksek haklara sahipti, kadınlar erkekler gibi eşini boşama hakkına sahipti, sadece erkeğin kadına yaptırımların bahsedilmiyordu. İslam ise kadını boşama hakkından yoksun kılıp bu hakkı erkeğin tekeline bırakmakla, erkeklerin kadınlar üzerindeki saltanatını kolaylaştırmıştır. (Bkn ;Bakara 226-233, Nisa 220 ).

Bakara Suresi ,230 ; Eğer erkek kadını üçüncü defa boşarsa, ondan sonra kadın bir başka erkekle evlenmedikçe onu alması kendisine helal olmaz.

Kuranda belirtilen bu uygulamaya talak-ı selase denilmektedir, bu uygulama ile erkeğin hanımına üç kez boş ol demesi onunla boşanması için yeterlidir. Muhammed kendine bu konuda da ayrıcalık tanımıştır,kendisini bu konuda istisna tutmuştur.Bakara 230′ da belirtildiği gibi boşanan erkeğin hanımını tekrar alabilmesi için, kadının yabancı bir erkekle evlenmesi, onunla cinsi münasebette bulunması ve sonra o adamının kendisini boşamasını beklemesi gerekir. Ve ancak bu takdirdedir ki, koca boşamış olduğu kadınla yeniden evlenme olasılığına kavuşur

Görüldüğü üzere böylesine acayip bir sistemin akla ve vicdana yatkın bir yönü olmadıktan gayrı, gerek kadın ve gerek erkek bakımından azap verici yönleri ortadadır.

Miselleşme

Bazı moleküllerin bir ucu hidrofilik (suyu seven) , diğer ucu ise hidrofobik (suyu sevmeyen)özelliklere sahiptir.

Hidrofobik özelliğe sahip moleküller genelde apolardır, su molekülleri ile hidrojen bağı oluşturamazlar.
Hidrofilliközelliğe sahip olanlar ise polardır, bu moleküller hidrojen bağları kurarak suya bağlanabilme özelliğine sahiptir.

Bu sembolik olarak kutupsal bir maddeyi gösteriyor,
Polar-Apolar
Aşagıdaki resimde de görüldüğü gibi kutupsal özelliğe sahip bir madde sulu bir çözelti içerisine konulduğunda suyu seven polar kısmı suda , suyu sevmeyen apolar kısmı da dışarıda kalır,bu oluşuma misel ismi verilir, ayrılan kısımlar tek tabaka seklinde veya küresel olabilir.

Proteinlerin birbiriyle olan etkileşimlerindebu etkileşim önemli bir yere sahiptir. Hidrofobik aminoasitler olan alanin, valin, lösin, izolosin, fenilalanin ve metiyonin, bu sayede rahatça eşlenerek protein yapıtaşlarını bir araya getirirler. Çoğu birleşmiş protein, hidrofobik bir çekirdeğe sahiptir. Bu sayede protein bileşikleri daima hep aynı zincirler halinde bağlanırlar.

Bu durum hücre zarının oluşumunda fosfolipitlerde de kendiliğinden meydana gelmiştir,çünkü fosfolipidlerin yukarda bahsettiğim kutupsal doğası vardır, iki kısımda birbirinden farklı olan çözünürlüklere, özelliklere sahiptir.Su gibi bir çözücüde fosfolipidler kendilerini , termodinamik olarak her iki bölgeyi tatmin edecek şekilde düzenlerler; bir misel yapısında, hidrofob bölgelerin sudan korunmalarına karşın hidrofil polar bölgeler sulu çevreye gömülü bir durumda bulunur.Zardaki proteinlerde bu şekilde dizilim sergilerler.

Madde – Anti Madde

Evren, zıtlıkların birliğine ve savaşına göre biçimlenen,dönüşen bir çöp kutusudur. Değişim ve hareket zıtlıkların birbiriyle etkileşimi sonucu ortaya çıkar. Bu durum fenomenlerin en küçüğünden en büyüğüne kadar işlemiş bir olgudur/yasadır.
Kimyada levo-dextro, manyetizma fiziğinde güney-kuzey, elektrikte negatif-pozitif diye kendini dışa vuran bu yasa parçacık fiziğinde sanal parçacık-sanal karşı parcacık olarak karşımıza çıkar.(Sanal kelimesi burada süreklilikten yoksun anlamında kullanılıyor,gerçekliği olmayan, hayali anlamında değil)

Sanal parçacık ile sanal karşı parcacık var olmak için bir fotona ihtiyac duyar.Bir foton belirsizlik ilkesinin tanıdığı imkan dahilinde boşluktan spontane ortaya çıkar.Ortaya çıkan bu foton tekrar boşluğa düşerek yok olur.Onun yok olması ile karşıt 2 parcacık ortaya çıkar,bu iki parcacık çarpışır ve birbirlerini yok ederek ortaya tekrar 1 foton çıkarır.

Evrenin oluşumu için ortaya atılan kuramların çoğunluğunda bu kuantum olayını kullanılmaktadır.Ancak yukarda da belirttiğim gibi sanal parcacığın yanında 1 karşı parcacıkta var olarak birbirini yok edeceklerinden evren daha doğmadan yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelir.Bu yüzden içinde yaşadığımız evrenin yerine gama ışını yumağı olacaktı, acaba bu sorun nasıl çözülmektedir?

Bu konuyu aydınlatmada Andrei Sakharov’un önemli çalışmaları var,eğer madde-karşı madde mükemmel bir şekilde simetrik olsaydı o zaman eşit miktarda madde ve anti madde barındıran bir evrenle muhattap olurduk ! . Fakat Sakharova göre Big-Bang simetrik değildi.Aksine başlangıcta bu iki karşıt arasında denge söz konusu olmayıp , orantısızlık mevcuttu.Sakharov CPT simetrisinin madde lehine bozulmanın bir nedenini oluşturduğunu söylüyor.

C(harge) parçacığın yükü, P(arity) spin yönü, T(ime) ise zaman tersinirliği denen zaman simetrisini ifade etmektedir.

C simetrisine göre parcacıkla beraber karşıtı oluşmalı, P simetriside bu olayın bir aynada görülen görüntüsünün mümkün olacağını içerir.T simetrisine gelince olayın filmi yani zaman içindeki akışı, zaman’ın ilerleme yönündede tersi yöndede aynı olmalıdır.1956’ya kadar madde-karşı maddenin tamamen bu teoreme uyduduğu düşünülüyordu, fakat ileriki zamanlarda yapılan deneysel çalışmalarla karşıtların tamamen birbirini karşılamadığı görülmüştür.Sakharova dönersek,ona göre CPT simetrilerinin madde lehine bozulması 10 üzeri 15 Gev değerini aşan enerjide yani temel kuvvetlerin birleşme döneminde kaçınılmaz bir hal alır.
(1 amu = 931.46 MeV = 0.93146 GeV )

Yani,evren başlangıcta şişerken (genişlerken) CPT simetrilerine uymayan yasalar sayesinde madde karşı maddeye küçükte olsa bir üstünlük sağlamıştır.Böylece çarpışan parcacıklar birbirini yok ederken geride kalan küçük miktardaki madde varlığını korur, işte içinde yuaşadığımız evrende geride kalan bu maddenin ürünüdür.

Geride kalan madde ne kadar sorusunu cevaplamak hayli zor,ancak başlangıctaki maddenin karşı maddeden milyarda bir kadar fazla olması gerektiği konusunda görüşler vardır.Ayrıca madde ile karşı maddenin ne zaman ayrıldığı konusunda bazı ayrılıklar söz konusu, kimine göre Planck zamanından ( 10 üzeri eksi 43 sn ) hemen sonra temel kuvvetler arasında ayrışmaya neden olan simetiri kırılması sürecinde olmuştur kimine göre ise temel kuvvetler birlik halindeyken simetri kırılması sonucu çöktüğü anda yani büyük patlamadan 10 üzeri eksi 35 son sonra olmuştur.Hatta bazı bilimcilerin bu ayrılığın elektro manyetik kuvvet ile zayıf kuvvetin ayrıldığı anda yani 10 üzeri eksi 10 sn sonra olduğunu düşünüyor.

Tanrı’nın Mükemmelliği

Mükemmel, hiç bir eksiği olmayan, değer ölçülerine göre üst seviyede bulunan anlamına gelir ve bu kelimenin en çok özdeşleştirildiği varlık ise Tanrıdır.Bu haliyle Tanrı hiç bir ihtiyaca, isteğe, tutkuya sahip olmamalı.Ancak “yaratılış”, ihtiyaca, isteğe bağlı olarak ortaya çıkan bir durumdur/faliyettir.Çünkü yaratılış eyleminde bulunmak daha iyi şeylere sahip olmak, bazı kusurları gidermek, karşı taraftan birşeyler beklemek, bazı ihityacları yerine getirmektir.Bu yüzden eğer tanrı birşeyler yaratıyorsa, mükemmel olamaz.Çünkü bu durumda beklentileri, bazı istekleri var demektir.Herşeyin bilgisine sahip olan bir tanrı neyi bekleyebilir ki, neyi isteyebilir ki?Onun için neyin nasıl sonuçlanacağı, neyin neyi doğuracağı bellidir,herhangi bir eylemde bulunmak onun için israftır, gereksizliktir.Yani birşeylerin olması mükemmel bir Tanrının olmadığına dair argumanlar oluşturur.

Bu bahsettiklerime karşılık teistlerden klasik olarak şuna benzer bir cevap gelir;

“Tanrının yaratması bir ihtiyac değil, fonksiyondur,bir güneşin veya elektriğin ışık/ısı vermesi nasıl onun fonksiyonu ise yaratmakta Tanrının fonksiyonudur.”

Verilen bu cevap oldukça sakat,çünkü elektriğin veya güneşin ısıma/ışıma gibi işlevlerde bulunması onun sahip olduğu niteliklerin/özelliklerin zorunlu sonucudur.Yani, güneş/elektrik çevresine enerji yaymaktan kendini alıkoyamaz, bu durumun önüne geçemez.Eğer Tanrıyıda bu fenomenlere benzer bir alet olarak düşünürseniz onu belli davranışlar, sınırlar içerisinde bulunmak zorunda olan, böylece iradeden yoksun bir “robot” haline getirmiş olursunuz.

Dedik ya, tanrı yaratıyorsa mükemmel değildir.Ancak bu durumla tezat bir şekilde tanrının bazı niteliklerinin tescillenmesi için, örneğin ona yaratıcı sıfatının yüklenebilmesi için birşeyleride yaratmalıdır,başka bir deyişle “tam Tanrı” olabilmesi için kulu olmaldır.Kendisine tapan, onu Tanrı belleyen bir alt grup yoksa Tanrı basit bir varlıktır.Ancak bu seferde basitlikten kurtulmak için yaratmak zorunda olan Tanrı belli bir seviye gelmek için kullarına muhtaç, çünkü dediğim gibi “onlar” olmadan Tanrı olamıyor.

Yaratan Tanrı mükemmel değil.
Yaratmayan Tanrı (tam-yetkin) Tanrı değil.

Bu halde,Tanrı hem yaratmalı hem yaratmamalı,ancak bu mantık ilkelerine uymayan bir durumdur.Çünkü mantık ilkelerinden “üçüncü halin imkansızlığı”nı ihlal eder.Bu ilkeye göre bir şey ya kendisidir ya da kendisi olmayandır, yani A veya ~A değildir , bunun dışında üçüncü bir durum yoktur.Bu ilke gereğince size “kırmızı olmayan kırmızı” elmalar ortaya cıkaran bir agacım var dersem böyle bir agacın olmadığını bilirsiniz.Aynı şekilde “yaratma konusunda” bu mantıksal ilkeye uymayan, yığınla çıkmaza,çelişkiye paradoksa neden olan bir varlığın da olmadığı, olamayacağı da ortada değil mi?

Özgür Bilgen

Her şeyi bilme ve Özgür irade

Tanrı’nın ezeli/sonsuz bilgisi ile insanın özgür iradesi birlikte düşünüldüğünde ortaya sayısız sorun, çelişki çıkmaktadır.Aşağıdaki önerme ile bu çelişkilerden bazılarına değinelim.

    I.) Tanrı ezeli/sonsuz bilgisi ile her şeyi tam anlamıyla eksiksiz olarak bilir veya bilmektedir.

    II.) Herhangi bir insanın t2 zamanında işleyeceği, yapacağı bir davranış Tanrı tarafından t1 zamanında bilinmektedir.

    III.)Bu insan özgür iradeye sahip ise t2 zamanında yapacağı davranışı gerçekleştirmeden vazgeçme özgürlüğüne de sahiptir

I. ve II. önermenin beraber doğru olmasıyla ortaya bir sorun çıkmaz, hatta I. önermenin kabulu otomatik olarak II. önermenin kabulunu getirmektedir.

Fakat, II. önerme ile III. önermeyi bir araya getirdiğimizde durum içinden çıkılmaz bir hal alıyor.Sonsuz ve mutlak bir varlığın t1 zamanında, t2 zamanında meydana gelecek bir olayı biliyor olması, bu olayın meydana gelmesinin kaçınılmaz (zorunlu) olduğunu akla göstermektedir ki bu III. önermenin doğruluğunu tehdit eden bir durumdur. Yani, Tanrı gelecekte belirli bir an esnasında benim A seceneğini sececiğimi biliyor ise benim o anda B seçeniğini seçmem mümkün değildir.Bu da özgür iradenin ölümü demektir.

Ayrıca, III. önermenin doğruluğunu kabullenmek yani, insanın gerçekleştirileceği Tanrı tarafından biliniyor olan bir davranıştan vazgeçme özgürlüğüne sahip olduğunu iddia etmek ise Tanrı’nın bilgisinde yanılmayı akla getirmektedir ki, bu da, Tanrı’nın sonsuz bilgi sahibi olduğunu ifade eden I. önerme ile açıkça çelişen bir husustur.

Kısaca, mesleye iki taraftanda baktığımızda önemli bir problemle, çelişkiyle karşı karşıya kalıyoruz.

Şimdi de Tanrının sonsuz bilgisi ve insanın özgür iradesi ile ilgili başka problemlere işaret etmek adına teistlere bazı sorularım var.


    Tanrı ezelden gelen bilgisi ile herşeyi tam anlamıyla eksiksiz bildiğine göre onun sürekli değişim halinde olan varlıkları bilmesi ise ebedi/ezeli oluşuile aynı zamandan nasıl kabul edilir veya edilecektir ?

    Eğer Tanrı bir insanın tüm arzularını, ihtiyaclarını vs biliyor ise Tanrı’ya dua etmenin ne anlamı var ?

    Tanrı, her şeyi -gelecek dahil- biliyor ise gelecekteki bazı mümkünlüklerle ilgili şeylerin doğruluk durumu/değeri nedir ?

    Eğer bir insanın gerçekleştireceği davranışlar, hareketler Tanrı tarafından biliniyor ise insanın davranışlarını, hareketlerini seçmede özgür olduğu, seçimlerinde sorumlu olduğu nasıl söylenebilir ?